3/7/2009 ·
Cuma, 12 Haziran 2009 19:38
Dr. Nevzat ŞİPLEME
nevzatsipleme@gmail.com
‘Güzel şeyler de oluyor’ dedirtecek gelişmelerden birisi halinde geçtiğimiz
günlerde bir meslek içi eğitimi aldık…
TTB, Sağlık Bakanlığı ve Adalet Bakanlığının eş güdümü ile ve kıymetli öğretim
üyesi Prof. Şebnem Korur Fincancı hanımefendinin öncülüğünde “işkence” nedir,
nasıl tespit edilir, hekim, savcı ve hakimlerin bu insanlık suçuna yönelik neler
yapabileceği tezi üzerine kurulu, “İstanbul protokolü” adı verilmiş ve
uluslararası kabul görmüş yaklaşımın tanıtılması merkezli bir eğitim idi. Tam üç
gün sürdü, ziyadesiyle faydalandık… Tüm ilgili kurum ve kişilere içten
teşekkürlerimizi bir kez daha buradan iletelim…
Bu konuda ‘resmi kurumlarda ilgililerine eğitim veriliyor’ aşamasına gelinmiş
olması her manada güzel bir gelişmedir şüphesiz… Hem sivil toplum kuruluşları
adına hem de hükümet adına... Neticede onlar istemese işkenceyi bir insanlık
suçu olarak görmeseler bu eğitimler gerçekleştirilemezdi…
İşkence denilen şey… bir insanlık suçudur… Tam bir farkındalık oluşmamış,
toplumda herkes düşman gördüğüne yapılabilecek bir tür ceza olarak görüyor…
Heyhât bu bir cezalandırma değildir… Hukuki manada kişinin eylemine uyar şekilde
nasıl cezalandırılacağı kanunlar ile belirtilmiştir… Bahse konu ceza kişi-
toplum vicdanını rahatlatmaya yetmiyor olabilir bu ayrı bir meseledir… Mevzunun
yeri burası değildir…
Uluslararası kabul görmüş İstanbul Protokolü bu konuda daha net ifadeler
içeriyor…
Uluslararası hukukta mutlak biçimde yasak olan işkencenin tanımını İşkenceye
Karşı Sözleşme şu şekilde yapmaktadır:
Bu sözleşmenin amaçları bakımından “işkence” terimi, bir kişi üzerinde kasıtlı
biçimde uygulanan ve o kişiden ya da üçüncü bir kişiden bilgi edinmek yahut
itiraf elde etmek; o kişinin yahut bir kişinin gerçekleştirdiği yahut
gerçekleştirdiğinden şüphelenilen eylemden ötürü onu cezalandırmak; yahut o
kişiyi yahut üçüncü kişiyi korkutmak yahut yıldırmak gibi amaçlarla; ya da
ayrımcılığın herhangi bir türüne dayanan herhangi bir nedenle, bir kamu
görevlisi ya da resmî sıfatla hareket eden bir başka kimse tarafından bizzat
yahut bu kimselerin teşviki ya da rızası yahut da bu eylemi onaylaması suretiyle
yapılan ve gerek fiziksel, gerekse manevi ağır acı ve ıstırap veren her hangi
bir eylemdir. Bu, hukuka uygun yaptırımların sadece uygulamasından doğan, bu
yaptırımların kendisinde var olan yahut arızi biçimde oluşan acı ve ıstırabı
içermez”
Yani kanun olarak cezaların arasında falaka varsa ve adam şu işi yaparsan şu
kadar falaka diyorsa bu işkence tanımlamasının içine girmez…
İşkence yalnızca fiziki eziyetten ibaret değildir. Gerek fiziksel gerekse manevi
ağır acı veren her hangi bir eylemdir… Kişinin öz saygısını yitirmesini
sağlamaya yönelik, onu yıldırmaya, iddialarından, inançlarından vazgeçirmeye,
sosyal yönden etkisizleştirmeye kimliksiz- kişiliksizleştirmeye yönelik kasıtlı
bir uygulamadır…
Bu manada işkence görmüş, gördüğünü iddia eden kişinin ruhsal psikiyatrik
değerlendirmesi de işkencenin sonuçları açısından mühimdir ve işkencenin
komponentleri arasına girer.
“İstanbul Protokolü”nün bu husustaki yaklaşımı gayet yerindedir. Hadisenin yol
açtığı psikolojik tahribatın objektif delil olduğunu belirttikten sonra ilaveten
demektedir ki, “Travmayla ilişkili bir ruhsal hastalık tanısı, işkence iddiasını
destekler; ancak bir tanının kriterlerinin karşılanmaması kişinin işkence
görmediği anlamına gelmez, böyle yorumlanamaz.”
İstanbul Protokolü ismi verilmiş ve uluslararası kabul görmüş bu “belge”de
“zihin kontrolü” adı verilen “işkence” usulünün bulunmaması, esamisinin bile
okunmaması dikkatimizi çekti. İnanmama mı, kasıtlı yok sayma mı anlayamadık…
Bu zihin kontrolü meselesi uzun zamandır toplum gündeminde olan bir ciddi
iddiadır. Buna rağmen, tüm bu çalışmalarını takdirle karşıladığımız TTB başta
olmak üzere “işkence” bahsine hassasiyet gösteren, eğitime katkı veren tüm
kurumların ve eğitimci sıfatı taşıyan arkadaşların “zihin kontrolü” ismi verilen
işkence türünü yok saymaya yahut gözardı etmeye yönelik tavırları kabul edilemez
bir yaklaşım olarak kaldı zihinlerde...
Zihin kontrolü hakkındaki sorumuza “ilgilenen arkadaşımızın paranoyak şizofren
olduğu ortaya çıktı” şeklindeki yaklaşım, işin gerçeği bizi hayal kırıklığına
uğrattı… Zira bu tekamül etmiş işkence yöntemi modern ilmin ve tekniğin
imkanları ile yapılabilen bir uygulamadır…
Zihin kontrolü denilen hadise daha çok “kıstırılmış” kontrol altında tutulan
kimselere uygulanabilen kabaca ve kısaca “nörokimyasallar, nöromagnetik
dalgalar, sonar dalgalar, radyo dalgaları kullanılarak” kaba, banal yöntemlerde
olduğu gibi, ama daha sofistike yöntemler eşliğinde, insanın iradesini kırmaya
düşünce yapısını değiştirmeye ve teslim almaya yönelik yapılan bir tür işkence
yöntemidir.
İnternette kısa bir gezinti yapılsa hakkında epey malumat edinilebilecek bir
hadisedir zihin kontrolü… Sıkıntısı, ispatlanması zor olmasındadır… Ve bu tür
iddia sahiplerinin paranoyak şizofren oldukları şeklindeki nitelemeye maruz
kalmaları da kolaydır elbette… Tersinden kastınız yoksa eğer bir kısım iddia
sahiplerinin böyle paranoyak şizofren olmaları bağlayıcı kıymet taşımazlar.
Şakağına silah dayanmış öldürüleceği iddiasıyla korkutulup tetiği çekilmiş bir
insanın yaşadığı sıkıntıyı neyle ispat edeceksiniz… Bunun bile şahısta yol
açtığı psikolojik değişimlerin tespiti yolu ile ispatlanabilir olduğunu
söyleyeceksiniz, ama…
Bir takım teşhis imkanlarının olmadığı zamanlarda fiziki bir bulgu vermeyen
eziyet yöntemlerinin olduğu malum… Psikolojik bulgular da hakeza öyle…
Beyler; işkenceyi ve işkencecilerin varlığını kabul etmeyen, “yok bir şey
ispatla da görelim ve sorumlularından hesap soralım” diyerek masum pozisyonunda
zımni destek vermiş olanlardan olmak istemiyorsanız bu iddiaları ciddiyetle
dikkate almak zorundasınız…
MODERN BİLİMİN VE TEKNİĞİN ULAŞTIĞI İMKANLAR EŞLİĞİNDE İCRA EDİLEN MODERN BÜYÜ
KABUL EDİLEBİLECEK OLAN BU İŞKENCE TEKNİĞİNE KARŞI TAVIR ALMAK ARTIK NEREDEYSE
MODASI GEÇMİŞ İŞKENCE USULLERİ İLE UĞRAŞIP, NEFS YELLEMEYE –KENDİMİZİ TATMİN
ETMEYE- BENZEMİYOR MU YOKSA?
Bizleri, inanmamaya yahut yok saymaya iten saik nedir?
Bugün zihin kontrolünün tespiti ve teşhisinin zorluğu iddia sahiplerini hafife
almayı mı gerektirir, öyle mi davranılmalıdır… Ya varsa, ya gerçekse endişesi
neden taşınmaz? Aksi halde bu hafife alma tavrımız işin sorumlularına katkı
sağlamak, zımnen destek vermiş olmak sonucunu doğurmaz mı? İlle de başınıza,
başımıza gelmeli de ondan sonra mı harekete geçeceksiniz, geçeceğiz?
İspatlanması zor, ama elbette mümkün bir iddia olan bu “zihin kontrolü” bahsi
aynı zamanda bir güvenlik sorunudur ülke açısından ve emperyalist, kapitalist
sistem için güçlü bir silahtır. Ve bu silah BOŞA ÇIKARILMALIDIR… Türkiye’nin
tabiplerinin birliği olan yapı dahi ülke güvenliğine atfı olan böyle bir konuda
sessiz kalamaz, kalmamalı.
Velev ki bu eğitimler Avrupa Birliğinin sponsorluğunda yapılmış olsa bile?..
Yaşanılası bir dünya ve olunası insan için TIBB-I HAKÎM?..
28/6/2009 ·
Başta ABD ve Rusya olmak üzere, gelişmiş ülkelerin ilgili kurumlarının çoğunda
‘psişik savaş masaları’ mevcuttur. Yaklaşık 3 yıl önce de konuya kısaca
değinmiştim, son günlerde ‘yeniden’ bir defa daha gözden geçirmeye karar
verdiğim bir kitapla bu ilginç konuyu da gündeme getirmeye karar verdim, sürü
psikozunun arttığı şu günlere de uygun düşüyor aslında (kitlesel eğilimleri
sosyolojik analizlerle çözümleyenler yeterince mevcut, bu da farklı bir açıdan
sorgulama...)
Okuduğum kitabın adı; The Seventh Sense, yazarı; ABD Askeri İstihbarat
Servisi`nde üst düzey yetkililer arasında yer alan ve uzun yıllar psişik
casusluk merkezini yönetmiş olan General Lyn Buchanan. Kitapta, Amerikan
askerlerinin (yetenekleri olanların elbette) kullandığı psişik tekniklere (duyu
dışı algılama ile gizli kasalardaki isim ve özel şifreleri dahi kırılabiliyor)
dair özel bilgiler yer alıyor.
Şimdi, ana yoldan tali yola sapalım, psişik casusluk konusunun alt başlığında
değerlendirilmesi gereken bir diğer konuya göz atalım ve malum bazı ülkelerin
gizli servisleri tarafından yapılan ‘zihin kontrolü alanındaki çalışmaları’
irdeleyelim. Mesela; ABD’nin ilgili servisleri tarafından uzun yıllardır insan
beyinlerinin kontrolüne yönelik deneyler yapıldığı biliniyor. Bu amaçla
kullanılan nöro-elektromanyetik silahlara ‘’habersizce denek olanlarda’’ şu
olumsuz etkiler görülebiliyor; - Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları - Duyulan
sesin yönü, şiddeti ve içeriğinin değişmesi - Göz kapaklarını denetleyerek
konuşmanın bozulması - Şiddetli kalp çarpıntısı - Düşüncelerin okunması ve
dışarıdan düşünce iletilmesi - Rüyaların denetlenmesi - Hareket eden hayali
görüntülerin görünmesi- Sürekli kulak çınlaması. Ve... Sonuçta -haberli ya da
habersiz kullanılan- denekler ‘kontrol altına alınmış zihinleriyle’ kendilerine
kodlanan fikirlere uygun davranış-düşünce biçimi sergiliyorlar.
Kısaca geçiştirilmeyecek kadar önemli bir konu ama yerim bu kadarına müsait.
Zihin kontrolü ve aynı gruptaki destekleyici onlarca programı içinde barındıran
çalışmalara da genel olarak ‘davranış kontrol istihbaratı’ tanımı verilebilir.
(Bu tanımlama Sayın Aytunç Altındal’a ait) Davranış kontrol istihbaratı ile
biraz önce de belirttiğim gibi kitlenin ya da hedeflenen bir bireyin ‘istenilen
yönde hareket etmesi’ sağlanabiliyor. Son günlerde herkesin dilinden düşmeyen
‘psikolojik savaş baskılarına’ siz bir de ‘psişik savaş tehditlerini’ ekleyiniz
ey değerli okur. Sizce zaten psikolojik savaş gazisi olan Türkiye’nin ‘egemen
halkı’ bir o oranda da ‘psişik savaş’ tehditleri altında ise... Bize neler
olacak dersiniz?
Peki bizim bu varsayılan çalışmalara karşı (kontr) politika geliştirecek, Türk
halkını koruyacak programlar üreten milli uzman kadrolarımız, ilgili
kurumlarımızın davranış kontrol istihbaratı masaları var mıdır acaba? Kimbilir,
belki de VARDIR...
Güler Kömürcü
http://www.tumgazeteler.com/?a=2274011
3/5/2009 ·
Radyohipnotik sistemler
Prof.Dr. Nevzat Tarhan
Bütün dünyada muhtelif alanlarda zihin kontrol operasyonları ile insan beynini
etkileme çalışmaları yapıldığını belirten emekli tabip albay Prof.Dr. Nevzat
Tarhan, "Elektromanyetik dalgalar ile insan beyninde zaman duygusunu
kaybettirme, şaşkınlık hali oluşturma, mekan bulamama gibi durumlar oluşturmak
mümkün" dedi.
Radyohipnotik sistemleri savaş silahı olarak kullanmak isteyen projelerin bütün
dünyada elektromanyetik projeler içerisinde kullanıldığını, insan deneylerinde
de savaş esirlerine uygulanmış olabileceğini, bir insanı robot gibi
kullanabilmek için elektromanyetik uyaran ya da ilaçlar vermek suretiyle kişinin
de isteğiyle geçici hipnozlar yapılabileceğini belirten Tarhan, "Bu sistemlerle
kişinin bazı tepkilerini yok edebilirsiniz.
Bazı kararlar vermesini o anda bloke edebilirsiniz. Geçici olarak duygularını
değiştirebilirsiniz" diye konuştu. Çalışmalardaki hedefin beynin ürettiği
dalgaların frekansını belirleyip buna uygun frekansı üreterek, zihinsel bir
dönüşüm yaptırtmak olduğunu ifade eden Tarhan, "Bir insanın beynindeki bilgileri
bilgisayara, bilgisayardaki bilgileri de beyne aktarma yolunda çalışmalar var.
Düşünce ve cisim dijital formata çevrilebilirse bir insanın düşüncesini
bilgisayara aktarmak, cismin de naklini yapabilmek mümkün olabilecek" dedi.
Elektromanyetik dalgalarla insan beyninde değişim yapıldığını belirten Tarhan
şöyle konuştu:
"Hastanemizde dirençli vakalarda bu sistemi kullanıyoruz. Bu yöntem beynin
uyarılarını değiştirmeye yönelik bir çalışma olduğu için istihbarat örgütlerinin
de ilgisini çekiyor. `Uzaktan focusla elektromanyetik uyarı göndererek kişide
farklı bilinç oluşturulabilinir mi, ona istediğimiz şeyleri yaptırtabilir,
söyletebilir miyiz?` tarzında çalışmalar yapılıyor. Tedavide 30-40 elektrotluk
beyin elektrotları kullanarak beyin ölçümleri yapıyoruz. İstihbari
araştırmalarda ise 256 elektrotluk beyin dalgaları kullanılıyor."
Hayvanların beyinlerine implant yerleştirilerek kablolarla uzaktan hareket ve
duygularının kumanda edildiğine, Amerika`da zeka geriliği olanlarda ve
eşcinsellerde uygulanarak onlarda değişiklik yapıldığına dair bilgiler olduğunu
belirten Tarhan, "Dünya af örgütü zihin kontrol çalışmalarını etik dışı olarak
kabul etti. Bu çalışmalar artık yapılıyorsa bile gizli olarak yürütülüyor" dedi.
14/4/2009 ·
Elektronik zihin kontrolü
1. GİRİŞ
Bu yazıda, titreşimleri (vibrasyon) ve frekansları,
elektromanyetikleri ve sayısal (skalar) dalgaları ele alacağız.
2. TİTREŞİMLER, FREKANSLAR VE DALGALAR
Kâinat, titreşim ve dalgaların ahenginden müteşekkildir. Her şey,
kendi frekans ve titreşiminden oluşan birer enerjiden ibarettir.
Titreşimler vasıtasıyla en hayret verici şeyleri bile başarmamız
mümkündür.
Titreşimler, günlük hayatımızın bir parçasıdır. Hepimiz neşeli ve
tasasız, karamsarlık ve uyuşukluk arasındaki farkı biliriz. Medyumlar
kendi titreşimlerini o kadar arttırırlar ki çıplak ellerini
insanların mideleri sokabilirler. Yüksek titreşim, daha düşük
yoğunluk ve geçirgenlik demektir. Medyumlar (ruhsal cerrahlar)
enerjiyi kullanarak çalışırlar; hastalıkların teşhisi ve tedavisinde
enerjiyi ve titreşimleri kullanırlar.
DNA, titreşim ve enerjidir. DNA, ışığı emer ve yayar. Aura,
elektrostatik bir alandır. Auralarımız ve yeryüzünün manyetik alanı
birbiriyle iç içedir. Michael Tsarion[1] un belirttiği gibi, havadan
ve yıldızlardan etkilendiğimiz kadar zihinsel ve duygusal durumumuz
da gezegenimizi etkiler. Bu çift yönlü bir alışveriştir.
3. BEYİN
Beyin, çok yönlü bir kontrol merkezidir: Tüm vücut işlevlerini
yönetir ve aralarında işbirliği sağlar. Bütün zihinsel durumlar,
düşünceler, duygular, fiziksek duyular ve hareketler ayrı frekanslara
sahiptir. Bunlar EEG testleri ve MRI taramaları ile görüntülenebilen
elektromanyetik işaretlerdir. (EEG: Electro Encephal Graphy Elektro
Beyin Grafisi, MRI: Magnetic Resonance Imaging Manyetik Rezonans
(yankılanma) Görüntüleme)
Beş duyu organımızla algıladığımız her şey, belirli bir beyin
faaliyeti meydana getirir. Tüm hastalıklar kendi dalga şekillerine
sahiptir. Her kelime ve düşünce beynimizde kendi frekans dalgasını
meydana getirir. Tüm hareketler, düşünceler, duygular ve algılamalar
kendi frekans işaretlerine sahiptir.
Birinin beyin faaliyetleri, bilgisayar ekranına çıkarılabileceği
gibi, bunlar TAM AKSİ YÖNDE DE GÖNDERİLEBİLİR. Bir bilgisayar
herhangi bir beyin faaliyetini çözümleyebilir ve bunu aynı yoldan
GERİ İLETEBİLİR. Geçmişte, bu verilere ulaşmak için insanların
kafalarına elektrotlar yerleştirilirdi ama günümüzde her şeyi
kablosuz olarak yapmak mümkündür.
Beyinlerimizin uzaktan idare edilebilmesi, uçsuz bucaksız bir çalışma
alanıdır. Her beyin kendine özgüdür. Beyin taraması, beyin
tanımlaması, uydudan takip, gözetleme ve süperbilgisayarlar bir araya
getirilerek insan davranışları, tüm yönleriyle, uzaktan idare
edilebilir.
Beyne ait parmak izlerimiz, bilindik nesnelerin tanınmasıyla alakalı
beyin bölümünde bulunur. Beyne ait bu parmak izlerinin tespiti %100
isabete sahiptir. Mesela birinin suç mahallinde olup olmadığını
belirlemek bununla mümkündür. Bununla birlikte bir kişinin beynine
gerçek olmayan hatıralar yerleştirmek de mümkündür.
Beyin-Bilgisayar Bağlantısı yapılarak (BCI[2] ) bilim adamları bir
joystick (oyun çubuğu) ile insan ve hayvanları idare etmeyi
başarmıştır. Ayrıca bilim adamları bir kedinin gözünden
tanımlanabilen bir görüntüyü bilgisayar ekranına yansıtmayı
başarmıştır.
Yani, gözlerinizle gördüklerinizi bilgisayar ekranına yansıtmanız
mümkündür. Bu işlem, talamusdaki, gözle görülenlerin yönetildiği ve
yorumlandığı LGNleri (Lateral Geniculate Nucleus) bölgesini hafifçe
uyarılmasıyla gerçekleştirilir. Bunun yanında retina nakli ve kör
birine tekrar görme yeteneği verebilen nakiller yapılmaktadır.
Yapay (takma) organlara sahip insanlar, beyinlerine yerleştirilen
BrainGate[3] çipleri sayesinde robot kolları ve bacakları hareket
ettirebilmektedir. Sibernetik[4] nöroteknolojik, iki beyin yarıküresi
arasında bağlantı ve bilgi akışı, telekayıt (uzaktan kayıt),
telestimülasyon (uzaktan uyarım), elektronik beyin haritası,
telemetri (uzaktan ölçüm), nörogörüntüleme, kablosuz beyin uyarımları
bu uygulama sonrası gerçekleştirilebilmektedir.
Bir tuz tanesi büyüklüğündeki mikroçip, insan beynine
yerleştirilebilir ve bu, o kişiyi uzaktan yönetmek için yeterlidir.
Ancak mikrodalgaları ve sayısal dalgaları bir insanın beynine iletmek
o kişinin beyninde mikroçip olmasa bile mümkündür. Bir insanın
kolundaki VeriChip[5] çıkarılabilir fakat beyindeki bu çok ufak
boyuttaki çipten kurtulmak mümkün değildir.
4. MOLEKÜLER, NANO VE SÜPERBİLGİSAYARLAR
Bilgisayarlar aşırı küçük boyutlarda üretilmeye başlamıştır. Bir tuz
tanesi kadar küçük ve sıradan bir kişisel bilgisayarın 100 katı hızda
çalışabilen moleküler bilgisayarlar şu anda mevcuttur. Sınırsız
saklama kapasitesine sahip ucuz bir süperbilgisayar, bilgiyi insan
düşüncesinin 4 milyon katı hızla işleyebilmektedir.
Walmart[6] ın veritabanı şu anki internetin iki katı bilgiye
sahiptir. Gelecek yıllarda, yaptığımız her şey gözlemlenip
kaydedilebilecektir. Gelişmiş bilgisayar programları tüm bilgileri
inceleyip sınıflandırabilecektir. Satın aldığımız eşyalar RFID (Radyo
Frekans Kimliği) çiplerine sahip olacak ve böylelikle takip
edilebileceklerdir. Bindiğimiz arabalar kara kutu aktarıcılarına
sahiptir. Kullandığımız cep telefonları GPS (Global Positioning
System Küresel Yön Bildirim Sistemi) üzerinden izlenebilmektedir.
Beyindeki oksijen oranını düşürerek kişinin yorgunluk ve bitkinlik
gibi belirli hisleri hissetmesi sağlanabilir. Ya da herkesi
uyutabilirsiniz. Bunun yanında, kalabalıktaki bir kişiyi seçebilir ve
akustik işaretleyicilerle hedef seçebilirsiniz. Bu tür uyuşturucu
etkilere sahip ilaçlara genel olarak öldürücü olmayan silahlar
denir. Ancak, pek tabii ki, seviyeleri yükseltildiğinde öldürücü
olabilirler.
Elektromanyetik enerji ile bir kişiyi uzaktan telkin altına alabilir,
sakatlayabilir ya da öldürebilirsiniz. Birçok davada, kişinin birden
düşüp ölmesine bir açıklama getirilemediği için yasal süreç askıya
alınmış ve dava kapatılmıştır.
8. ZİHİN KONTROLÜ
İnsan toplulukları ölçeğinde zihin kontrolü teknolojisi şu anda
kesinlikle mevcuttur. Akıl okuma makineleri, uydular ve
süperbilgisayarlar, bir insanın beynine herhangi bir zihinsel,
duygusal ve fiziksel durumunu telkin etmek için mikrodalga ve sayısal
dalgalar gönderebilir. Paranoid şizofreni hastaları güçlü sanrıların
(halüsinasyon) ne demek olduğunu çok iyi bilirler ve bu insanların
çoğu gizli polis servislerinden şüphelenirler.
Telepati, psikotronikler ve şizofreni arasındaki farkı anlatmak
oldukça güçtür. Beyin, tüm vücuda hükmeder. Meditasyon ustaları kendi
kalp atışlarını durdurabilir; nefes alışverişlerini kontrol
edebilirler. Elektronik zihin kontrolü ile bir kişiyi mutlu, üzgün,
yorgun, uyanık, intihara meyilli, yürüyen bir ölü, ölümcül hasta,
etkisiz, nefret dolu yapabilirsiniz. Bu listeye her türlü zihinsel ve
duygusal durumu ekleyerek uzatabilirsiniz.
Belirli bir hareketin frekans dalgasını yönlendirerek bir kişiyi
dışarıdan yönetebilirsiniz. Bu şekilde düşünce, fikir, hipnotik
tetiklemeler ve beyin programlamalarını insan aklına sokmanız
mümkündür. Timothy McVeigh[11] in uzaktan idare edildiği ve suikaste
programlandığı iddia edilir. Buttons ve Svoboda isimli pilotların
kullandığı uçağın 1997de bir dağa çakılması ya da Kaptan Hessin
birden oturup kendini 26 defa bıçaklaması da diğer gizemli vakalar
arasındadır.
Frekans silahları 6.6 hz ile depresyona yol açabilir. 7.83 Hz
(Schumann Rezonansı[12] , yeryüzünün doğal titreşimi) kendini iyi
hissettirir. 10.80 Hz panik hali oluşturur. 16-25 Hzlik ölümcül ELF
ise hayata kasteder. (ELF: Fazladan Düşük Frekans, ULF: Aşırı Düşük
Frekans). Titreşimi hafifletilmiş mikrodalgalar doğal beyin
frekanslarını taklit eder. Mesela frekans dalga boylarına maruz
bırakarak uyuşturucu kullanmayan bir kişiye ketamin[13] kullanmış
etkisi verilebilir.
İbadet eden kişilerin beyinlerinin ilahi bölümünün salgıladığı
kendini iyi hissetme kimyasalları salgılatılarak bir keyif hali
yaşadıkları kanıtlanmıştır. Bir insanı bu frekans dalga boyuna maruz
bırakırsanız o kişide yapay bir dindarlık ve derin bir mutluluk hissi
uyandırabilirsiniz. Ayrıca hükmedilen rüyalar, görüntüler ve kısa
süreli hafıza silmeyle bir kişiye UFO deneyimi yaşamış biri gibi
yapabilirsiniz.
İçten geçen düşüncelerin oluşumları gözlemlenebilir ve
çözümlenebilir. Düşünceler ve fikirler aklınıza sokulabilir. Artık ne
düşünüp hissedeceğimize kendimiz karar veremeyebiliriz. Bu işlemler
oldukça karışıktır. Sadist birileri akılları kontrol etmek için
bilgisayarın başına geçebilir ve bilgisayarlarıyla her şeyi belirli
bir yöne yönlendirebilir.
Bilgisayar düşüncelerinizi size geri iletebilir ve tekrar tekrar
düşünmenizi sağlayabilirler. Hatta bu anlamsız bir tekrarlamaya
dönüşebilir. Ultrasonların iletilmesiyle bir kişiyi, sesler duyarak
çılgına çevirene kadar bunu tekrarlayabilirsiniz. Bununla bitkinliğe,
uykuya veya bir uyanıkla sebep olunabilir. Duyulan yüksek
frekanslarla hırsızlığın azaltılabildiği bilinmektedir.
Voodoo rahipleri, psikokinezi[14] (telekinezi) veya uzaktan telkin
yapalar, insanların ve nesnelerin enerji yardımıyla
etkilenebileceğinin farkında olan kişilerdir. Ama bilgisayar,
beyinden daha kuvvetlidir. Daha güçlü etkiler oluşturabilir. Bu
etkilerden birkaçı tecrübeleri tekrar oluşturmak ve imrendirmek,
algılarla oynamak, işitilmeyen bilinçaltı etkileri, telkin ve
hipnotize etmek olarak sıralanabilir.
9. FİZİKSEL BELİRTİLER
Zihin kontrolü, fiziksel tepkilere ve hislere de neden olabilir:
Sesler duyma, kokular alma, görüntüler, mide bulantıları, ishal, el-
ayak kontrolünde bozulma, orgazm hissi oluşturma, kusma, idrar ve
dışkı çıkarma isteği gibi bağırsak hareketleri, kasılma, ateş, görsel
yanılsamalar, felç, kalp krizi, kalp yetmezliği, nörolojik etkiler,
fiziksel acılar, yönlendirilen göz hareketleri…
(Alıntıdır)
http://www.budur.com/forum/topic.asp?TOPIC_ID=1680
2/4/2009 ·
DİJİTAL TERÖRİZME DOĞRU
Beynin uzaktan kontrolü ve yönlendirilmesi olarak tanımlanan digital terörizm,
insanlığa yönelik yeni bir tehdit mi oluşturuyor?
Kapsamlı ve ciddi bir şekilde, ilk olarak John St. Clair Akwei adındaki bir
Amerikan vatandaşının, 1996′da Amerikan Ulusal Güvenlik ajansı (NSA)
aleyhine açtığı bir davayla gündeme gelen, uzaktan düşünceleri okuma ve
yönlendirme teknolojisinin, gizliden gizliye kullanıldığını kanıtlayacak pek çok
delil artık mevcut….
Akwei, NSA’nın kendisini sürekli takip edip davranışlarını kontrol ettiğini
iddia etmişti, mahkemeye yüzlerce sayfalık delil sunmuştu.
Kısmen kanıtlanan iddialara göre NSA, bunu “sinyal istihbaratı” adı verilen bir
sistemle yapıyor. Bu sistem, dünyada elektrik taşıyan her şeyin çevresinde
manyetik alan olduğu ve alanların elektromanyetik dalgalar yaydığı teorisine
dayanıyor. NSA’nın geliştirdiği sistemle, uydular aracılığıyla, dünyanın
neresinde olursa olsun, bir canlıyı kontrol altına almak ve izlemek mümkün…
NSA’nın sinyal istihbaratının ilk aşaması, kontrol altına alınacak kişinin
elektromanyetik dalga boyunun tespit edilmesi. Herkese göre değişen ve 3-50
Hertz arasındaki elektromanyetik dalga boyutunun tespitinden sonra, bu dalga
boyu bilgisayara giriliyor ve artık 24 saat o kişi uydular ve çeşitli araçlar
aracılığıyla şüpheli kişideki elektriksel hareketleri analiz eden NSA, kişinin
beyin haritasını çıkararak düşüncelerini de okuyabiliyor. Konuşma merkezindeki
elektrik akımının analizi sayesinde, hedef kişinin sözleri dahi tespit
edilebiliyor, görme merkezi analiziyle kişinin gördüklerine ulaşılabiliyor.
Sinyal istihbaratı sistemi tersten de kullanılıyor. Bu teknolojinin ürperten
boyutu da, aslında burada yatıyor. Yani bir kişinin elektromanyetik dalgalarına
kilitlenip uydu aracılığıyla yapılan takip, onu yönlendirmede de
kullanılabiliyor. Hedefin beynindeki çeşitli merkezlere gönderilen
elektromanyetik sinyallerle kişinin görme, işitme, koklama, hareket etme gibi
her türlü duyu ve davranışı değiştirebiliyor. Gönderilen sinyaller sayesinde
hedef kişi, başkalarının duymadığı sesleri duyabiliyor ya da görüntüleri
görebiliyor.
Burada, yukarıda değindiğimiz bir noktanın altını tekrar çizmekte yarar var:
Beyindeki elektromanyetik dalga frekansı her insanda farklı olduğu için, belirli
bir kişiye gönderilen görüntü, ses ve benzeri sinyalleri diğer insanların
hissetmesi mümkün olmuyor. Bu nedenle elektromanyetik tacize maruz kalan
kişilerin itirafları, yeterli delil olmadığı için tamamıyla kanıtlanamıyor.
PANDORA PROJESİ BAŞLANGIÇ OLDU
Uzaktan beyin okuma ve yönlendirme teknolojisinin doğuşu Batı’da olsa da, bu
teknolojinin temellerini atan Sovyet Rusya oldu. 1960-65 arası Moskova’daki
büyükelçilik binasında görevli Amerikalı personelin (Amerikan elçisinin daha
sonra ölmesini de içeren) çeşitli fiziksel ve zihinsel hastalığa neden olan
elektromanyetik sinyallerle kuşatıldığının farkına varılmasıyla, bu teknolojiden
haberdar oldu.
Geçmişte ABD Savunma Bakanlığı’nda Bilim Danışmanı olarak görev yapan dr.
Stephan Possony, ABD nin bu alandaki ilk kapsamlı projesi olan PANDORA
projesinin nasıl başlatıldığını sonradan şu sözlerle açıklayacaktı.
“Moskova’daki elçinin ve diğer çalışanlardan bir çiftin, lösemi nedeniyle
ölmesinden sonra orada ne olduğunu çok dikkatli araştırmamız için ani bir emir
geldi. Dev bir proje yürürlüğe girdi.Bu tümüyle Pandora projesi olarak bilinen
hale geldi ve bu CIA’yi, İleri Araştırma Proje Ajansı (ARPA) nı, devlet
departmanını , donanmayı ve orduyu da içeren TUMS, MUTS ve BAZAR Projeleri gibi
çok sayıda paralel projeyi kapsıyordu.
Sonradan Moskova Sinyalleri olarak adlandırılan elektromanyetik sinyallerin,
Amerikan elçiliğini hergün hedeflediğini söyleyen Dr.Possony, ARPA nın 20 Aralık
1966 tarihli”çok gizli” notuyla bu projenin önemini gösteriyor. Dr.
Possony,”Tehdidin ne olduğunu belirlemek için Beyaz Saray, ABD haberalma heyeti
vasıtasıyla, Devlet departmanı, CIA ve savunma bakanlığı içinde bir araştırma
çalışmasının yürütülmesi için direktif verdi.
Ulusal programın koordinasyonu “TUMS” kod adıyla Devlet departmanı tarafından
yapıldı. ARPA, insan üzerinde düşük seviyeli elektromanyetik radyasyon etkileri
bulunan ve potansiyel tehditlerden birisiyle ilgilenen tüm programın seçilmiş
bir kısmında temsil edilmekte ve bunu üzerinde araştırma yürütmektedir. Bu not
“pandora” diye adlandırılan bu programdan elde edilen ilk sonuçları
özetlemektedir.” diyor.
ABD bu yeni teknolojiyi tanımaya ve geliştirmeye çalışırken, 1974 yılında, V.P.
Kaznacheyev adındaki bir bilim adamı, ölümün uzak bir mesafeden ultraviyole
ışınlarının nakledilmesiyle gerçekleştirilebileceğini kanıtladı. Aynı yılda bir
Çek mühendis, Robert Pavlita ise böcekleri uzak bir mesafeden “psikotronik”
cihazlar kullanarak öldürebildiğini gösterdi. CIA’nın Pavlita’nın çalışmalarıyla
ilgili raporlarına göre, bu bilim adamı insanda güçlü psikolojik rahatsızlıklara
ve ölüme neden olacak kapasiteye sahip olan, biri 320 km., diğeri daha uzun
mesafeden etkili olan iki “psikotronik ” silah geliştirdi.
NÖRO-ELEKTRO MANYETİK SİLAHLARIN ETKİLERİ
Nöro-elektromanyetik silahların insan üzerinde kullanılmasıyla ortaya çıkan
etkiler, silahların geliştirlmesinde habersizce denek olarak kullanılanları n
psikolojik yardıma ihtiyaç duymalarıyla ortaya çıktı.
Bu etkilerin bazıları şöyle:
*
Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları
*
Duyulan sesin yönü, şiddeti ve içeriğinin değişmesi.
*
Göz kapaklarını denetleyerek konuşmanın bozulması.
*
Şiddetli kalp çarpıntısı.
*
Zahmetli işler sırasında omuzları ve kolları zorlanarak kazalara neden olma.
*
Bir şey yaparken dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olma.
*
Bacaklarda ağrı ve gereksiz hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı
sertleşme.
*
Ayağın zor ulaşılan yerlerinde kaşınma ve kızarmalar.
*
Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar.
*
El hareketlerinin kontrol edilmesi
*
Düşüncelerin okunması ve ya dışarıdan düşünce iletilmesi.
*
Rüyaların denetlenmesi.
*
Hareket eden hayali görüntüler görülmesi.
*
Göz kapaklarının sürekli açık tutturulması.
*
Sürekli kulak çınlaması.
*
Çene ve dişlerin neden yokken titremesi.
KAYNAK : BİLMİN İLMİ
« Önceki :: Sonraki »